📅 Yayınlanma: 20.09.2025 20:00
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun geçtiğimiz günlerdeki çıkışı, yalnızca diplomasi kulislerini değil, tarih kitaplarını da yeniden gündeme taşıdı. Kudüs’teki 2.700 yıllık Siloam Yazıtı üzerine yaptığı konuşma, hem Türkiye’yi hem de dünya kamuoyunu harekete geçirdi. Tartışma büyüdü; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da sert bir yanıt verdi.
Yazıtın keşfi ve İstanbul’a uzanan yolculuğu
Siloam Yazıtı, 1880’de Kudüs’teki Hezekiah Tüneli’nde bulundu. Tünelin duvarına kazınmış altı satırlık yazı, şehre su getiren kanalın tamamlanışını anlatıyordu. İncil’deki anlatılarla örtüşmesi nedeniyle Yahudi tarihi açısından önemli kabul edildi.
1882’de Osman Hamdi Bey’in çalışmalarıyla yazıt İstanbul’a getirildi. O tarihten bu yana İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunuyor. Ancak şu anda müze binası restorasyon altında; yazıt özel güvenlikli bir depoda korunuyor.
Tablette ne yazıyor?
Siloam Yazıtı’ndaki metin, tünelin nasıl kazıldığını neredeyse günlük bir ayrıntıyla aktarıyor. İşçilerin iki uçtan aynı anda başladıkları, kazma seslerini birbirlerinden duydukları ve sonunda ortada buluştukları anlatılıyor.
En bilinen çeviri şöyle özetleniyor:
“Bu tünelin hikâyesidir. İşçiler kazma sallayarak birbirlerine doğru ilerliyordu. Aralarında üç arşın mesafe kaldığında, karşı taraftan sesler duyuldu. Kaya kırıldı ve işçiler kazmalarıyla birbirlerine ulaştı. O gün su kaynaktan havuza doğru 1200 arşın aktı.”
Bazı bölümler kırık olduğundan eksik, ancak özünde metin, Kudüs’ün kuşatma ihtimaline karşı suyun güvence altına alınışını gözler önüne seriyor.
İsrail’in ısrarı: Siyasi sembol mü, kültürel miras mı?
Netanyahu, Siloam Yazıtı’nı “Ölü Deniz Parşömenleri’nden sonraki en büyük arkeolojik keşif” olarak tanımlıyor. Ona göre yazıt, Kudüs’ün Yahudilere ait olduğunun tarihi kanıtı. Bu yüzden İsrail uzun yıllardır yazıtı geri almak için çeşitli girişimlerde bulunuyor.
Türkiye ise tavrını açıkça ortaya koyuyor: Yazıt, Osmanlı döneminde yasal yollarla İstanbul’a getirildi. O dönemde İsrail devleti yoktu, dolayısıyla eser Türkiye’nin müze mirasının parçası sayılıyor.
Diplomasiye yansıyan talepler
Siloam Yazıtı yıllardır iki ülke arasındaki diplomatik gündemin parçası.
1998’de İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, dönemin Türkiye Başbakanı Mesut Yılmaz’dan yazıtın iadesini talep etti. Netanyahu, karşılığında İsrail müzelerindeki Osmanlı eserlerini vermeyi teklif etti ancak bu girişim reddedildi.
2007’de Kudüs Belediye Başkanı Uri Lupolianski, yazıtın “iyi niyet jesti” olarak İsrail’e verilmesini istedi. Türkiye, yazıtın mülkiyetinin devredilemeyeceğini vurguladı. Kısa süreli ödünç verilmesi veya bir kopyasının yapılması ihtimali gündeme gelse de somut bir adım atılmadı. Aynı yıl dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres de yazıtın ülkesinin kuruluş yıldönümünde sergilenmesini talep etti, Ankara bu isteğe de olumlu yaklaşmadı.
2017’de basına yansıyan “iki fil karşılığında yazıt” önerisi ise diplomasi tarihinde ilginç bir anekdot olarak yerini aldı.
Zaman zaman “yazıt iade edilecek” yönünde iddialar ortaya atılsa da Türkiye bunları hızla yalanladı. Ankara, “Eser Osmanlı döneminde bizim topraklarımızda bulundu ve bugün de bizde kalacak” tezini savunmaya devam ediyor.
Netanyahu–Erdoğan polemiği
Netanyahu’nun geçtiğimiz günlerde yaptığı “Kudüs bizim şehrimiz, sizin değil. Ve öyle kalacak.” çıkışı, tek başına bir siyasi söylem olarak görülebilir. Ancak bu sözlerin, aynı konuşmada gündeme getirdiği Siloam Yazıtı ile bağlantılı olduğu düşünülüyor. İsrail tarafı, bu yazıtı Kudüs’ün kadim tarihini kanıtlayan bir sembol olarak değerlendiriyor ve bu nedenle Netanyahu’nun vurgusu yalnızca güncel politikaya değil, arkeolojik geçmişe de atıf taşıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise bu çıkışa sert bir yanıt vererek,
“Zulümle, soykırımla, barbarlıkla; masum çocukların hayatları pahasına kendilerine güvenli bir gelecek inşa edeceklerini zannedenler, tarihteki niceleri gibi mutlaka kaybedecek, döktükleri kanda boğulacaklardır. Bundan kaçış, kurtuluş yoktur. Kudüs’teki haklarımızdan geri adım atmıyoruz. Kudüs’ün kirletilmesine izin vermeyiz, boş lafla işimiz olmaz.
Burada şunu da çok net ifade etmek isterim: değerli arkadaşlarım, asırlarca İslam’ın bayraktarlığını üstlenen bir milletin evladı olarak dört yüz yıl Kudüs’ü Şerif’e hizmetkarlık yapmanın şerefini yaşadık. Netanyahu bunları bilmez. Hitler özentisi tiplerin kuyruk acısı hiç geçmeyecek.” sözleriyle tepki gösterdi.
Bu karşılıklı açıklamalar, Siloam Yazıtı’nın yalnızca müzelerde korunan bir arkeolojik buluntu olmadığını; İsrail’in Kudüs’ün tarihsel mirasını, Türkiye’nin ise Osmanlı’nın bölgesel rolünü vurguladığı tartışmalarda önemli bir referans noktası haline geldiğini gösteriyor.
Kültürel mirasın ötesinde: Kimlik inşası arayışı
Siloam Yazıtı tartışmasının perde arkasında yalnızca arkeolojik ya da dini hassasiyetler yok. İsrail, tarih sahnesine oldukça genç bir devlet olarak çıktı. 1948’de kurulan ülke, yerini sağlamlaştırmak ve ulusal kimliğini güçlendirmek için hem dini hem de arkeolojik kaynaklara sıkça başvuruyor.
Bu nedenle Kudüs ve çevresindeki her buluntu, İsrail için sıradan bir kültürel eser değil; aynı zamanda bir “tarih inşa etme” aracına dönüşüyor. Arkeolojik objeler ve kutsal metinlerle bağ kurmak, hem toplumsal aidiyeti güçlendiriyor hem de uluslararası siyasette “meşruiyet” iddiasına dayanak sağlıyor.
Siloam Yazıtı da bu çerçevenin tam merkezinde yer alıyor. Çünkü küçük bir taş levhadan ibaret gibi görünen bu eser, kültürel miras, dini semboller ve uluslararası siyasetle iç içe geçmiş durumda. Kudüs’ün statüsü üzerine süren tartışmalar, iki devletli çözüm arayışları ve Gazze’deki insani kriz, yazıtı dev bir siyasi sembole dönüştürüyor.
Türkiye’nin koruyucu tavrı, İsrail’in ısrarlı talepleri ve dünya kamuoyundaki yankılar düşünüldüğünde, Siloam Yazıtı daha uzun süre gündemde kalmaya devam edecek gibi görünüyor.