📅 Yayınlanma: 10.01.2026 10:40
Bugün; 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü.
Yani yılın geri kalan 364 gününde görmezden gelinen bir mesleğin, bugünlüğüne hatırlanma günü.
Bugün gazetecilere çiçek verilir, mesajlar paylaşılır, “özverili emeklerinden dolayı teşekkür ederiz” cümleleri havada uçuşur. Aynı gazeteciler yarın sabah yine güvencesiz, yine baskı altında, yine “şunu yazmasak mı” cümlesinin gölgesinde işlerine döner. Çünkü bu ülkede gazetecilik bir meslek olmaktan çok, bir dayanıklılık testi hâline geldi.
10 Ocak’ın hikâyesi aslında umutla başlar.
1961’de gazetecilere sosyal haklar tanındığında, bir kazanımın simgesiydi. Bugün ise daha çok bir hatırlatma işlevi görüyor: “Bir zamanlar haklarımız vardı.”
Bugün Türkiye’de çalışan gazeteci;
– İşten atılma korkusuyla cümle kurar,
– Reklam verenin hassasiyetini kamunun yararının önüne koymak zorunda bırakılır,
– Hızla değil, algoritmaya uygun yazmaya zorlanır,
– Ve en kötüsü, yaptığı işin değerini anlatmak zorunda kalır.
Gazeteci, artık sadece haberle değil; patronuyla, siyasetle, yargıyla, sosyal medyayla ve çoğu zaman kendi vicdanıyla mücadele eder.
Bu yüzden 10 Ocak’ta kutlanması gereken şey sadece “gazeteciler” değildir.
Kutlanması gereken; hâlâ soru sorabilenlerdir.
Kutlanması gereken; “herkes sustuğunda” yazmaya devam edenlerdir.
Kutlanması gereken; maaşı gecikse de gerçeği geciktirmeyenlerdir.
Ama gelin dürüst olalım:
Bir meslek yılda bir gün anılıyorsa, orada bir sorun vardır.
Bir meslek sürekli “fedakârlık” kelimesiyle anlatılıyorsa, orada sistemsel bir sömürü vardır.
Bugün gazetecilere iyi dilekler göndermek kolay.
Zor olan, yarın onların yazdıklarını savunabilmek.
Zor olan, hoşumuza gitmeyen haberleri de “gazetecilik” olarak kabul edebilmek.
10 Ocak kutlu olsun mu?
Evet, olsun.
Ama asıl mesele şu:
Gazeteciler için kutlanacak günler mi, yoksa dayanılacak günler mi birikiyor?
Buna vereceğimiz cevap, basının değil; toplumun geleceğini belirleyecek.